40'a yakın tekne ve tahminen çocuklar falan dahil 150 kişi civarındaydık.
Biz de malum bahanelerimizi bir yana bırakıp bu güzel etkinliğe katılmak için hazırlıklarımızı tamamladık.
iki çocuklu Korkmaz ailesi iki günlüğüne tekne ile geziye nasıl gider? Aha böyle.

amaaaannn... bebeler mutlu, biz mutlu.
tam da denk geldi, Cumartesi günü sözleşmemizin ve Fenerbahçe Marina'daki ikametimizin son günüydü. Palamarlarımızı bu sefer karadan çözdük ve 8 yıllık yuvamızdan ayrıldık. Hüzünlüydü...
pontondan son ayrılış

marinadan son çıkış

alışılageldiği üzere koltuk halatlarını keserek değil çözerek ayrıldık, kısmet belki marina lobileri bir gün amatör denizciye yüzlerini döner ve bize tekrar buralara dönmek kısmet olur.
yola çıktık, Kalamış koyunda optimistler ve açıkta yarışan yatlar olunca yelken falan yalan tabii ki, zaten bizim kayığı yürütecek rüzgar da yok. Yarışan yatları enden boydan keserek aralarından geçtik, sonra da bir sürpriz... nefis bir rüzgar.
hemen yelkenler fora, Burgaz-Heybeli kanalından a yelkenle geçip yaklaşık yarım saatlik bir gecikme ile Neandros'da bekleyen dostlara ulaştık.
Geldiğimize neden bu kadar şaşırdılar anlamadım?

Neyse, sonrasında yine değişip duran rüzgarda biraz yelken yapmayı denedik, ayıbacağını zaten oldum olası tutturamam. Sıkıldım, iskele kontrada geniş apazla Darıca açıklarına seyretmeye başladık, rüzgar güzel, hızımız iyi. yaklaşık bir 45 dk. gittikten sonra kavança attık, Yalova'yı tutturacak gibiyiz. Ama rüzgar cortladı. Motora kuvvet.
aha bu da selfie'miz...

Poyraz kendi kendine satranca sardırdı. Geçen hafta da taşınabilir bir satranç takımı aldık. Bu arada teknede de çocuklar ve Pelin satranç oynamaktalar.


Keyifli bir seyirle Yalova Marina'ya bağlandık, yerimiz Cheesecake'in yanı, sonrada yanımıza da Gracia bağlandı.
Dostlarda sohbet muhabbet...
Hakikaten herkesi çok özlemişim. Tanımadıklarımı bile... Birlikte olmayı özlemişim. Bu grubun bir parçası olmaktan tekrar gurur duydum.
akşam Tike'de yemek de gayet güzeldi, fiyat-porsiyon dengesi de iyiydi. Burada tabakta kalan meze ve yemeklere bakmak lazım. 15-20 TL fazla verip sofrayı yiyemiyeceğin kadar yemekle doldurup yarısını çöpe göndermektense daha mütevazi porsiyonlar ve çeşitlerle hem fiyatı makul tutuyorsun hem de açgözlülükten zarar ziyan olmuyor.
Gece sabaha kadar lodosu dinledim, iskele kontra apaz seyirle İstanbul'a kadar yapacağımız yelken seyrinin hayalini kurdum. Off.... ne güzel olacaktı.
Sabah kalktık, kahvaltı falan...


ama malum kahvaltı (arada Poyraz ödevini de bitirdi), yakıt, teknenin toparlanması falan derken çıkışımız öğleni buldu, rüzgar da önce Yıldız, sonra da Poyraz'a oturdu. Üstüne yağmur da başlayınca bimininin açılması elzem oldu. Bizim kayıkta bimini açıkken ıskotayı başka yere bağlamak zorundasın, o yüzden yelken yapılamıyor. Biz de ön yelkeni açtık. Gayet güzel motor-yelken ile, karşıdan ve bazen de yandan gelen ciddi yükseklikte dalgalarla sallan yuvarlan Büyükada'ya kadar geldik.
Bizim Neşe, özellikle dalgalı havada hemen donup kalıyor, deniz tutuyor garibimi. Genelde uyur, ama bu sefer uyumayınca da midesi bulandı ve kustu. Ama kusunca da birden düzeldi. Poyraz uzun süre havuzlukta oturup çekirdek çitledi. Neyse sonra Poyraz ile birlikte içeri girip biraz uyudular, sonra da kardeş kardeş o havada içeride oyun oynadılar.
Büyükada'dan sonra rüzgar da kalınca motora yol verip yeni yuvamıza, Küçükyalı barınağı'na yönlendik ve 16:00 gibi bağlandık.
Çocuklarla ilk kez tekneyle bu kadar (hepi topu 50 mil
)yol yaptık ve kalmalı bir yere gittik. Bebelerim beni şaşırtmadılar, her zamanki gibi uyumluydular. Tekneyle çocuk, çocukla tekne çok güzel.

Poyraz, bir süredir tekneden hoşlanmadığını söylüyordu, tekneden nefret ediyorum dedi hatta.
Ben oğlumu tanırım, mutlaka kafasına yatmayan birşey olmuştur. Dün eve gidince sordum, ne oldu diye.
Emre ile birlikte BUPP'u Küçükyalı'ya götürürken tam barınak girişinde mazot bitip motor durmuştu. Biz de yelkeni açıp azıcık eğlendik, barınaktan bir motor gelip bizi çekti.
Meğer bundan korkmuş.
"ya benzinimiz biterse" diye sordu. Ben de açık açık yakıtımızın bitmeyeceğini, depomuzun hep dolu olduğunu hatta hep yedek yakıt olduğunu anlattım. Ayrıca yakıtın önemli olmadığını esas güvencemizin yelken olduğunu BUPP 'u hatırlatarak gibi anlattım. Sonra Bernard Moitessier'i anlattım, neredeyse 1,5 dünya turu attığını ve teknesinde motor olmadığını anlattım.
Tanya Aebi'yi, Ellen Mc Arthur'u, Sadun Boro'yu, Uzaklar ekibini (Deniz'in doğumunu da anlattım), Özkan Gülkaynak'ı anlattım, kitaplarını gösterdim.
Bir de can yeleğinden şüpheleniyordum, bizimki "ulan bunlar bana can yeleği giydiriyorlarsa bir tehlike var herhalde" diye düşünüyor olabilir. "Başka birşey var mı" diye sorunca "ya can yeleği çıkarsa?" diye sordu.
ben de giydikten sonra bacak aralarından geçen perlonun can yeleğinin çıkmaması için olduğunu anlattım.
Sanırım sorunu çözdüm, bakacağız.